DOLAR 8,56630.77%
EURO 10,46100.57%
ALTIN 521,520,65
BITCOIN 316839-6,65%
Aydın
21°

AÇIK

20:33

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

13 Mayıs 2021 Perşembe

ÇİRKİN KAZANMALAR(!)

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ÇİRKİN KAZANMALAR(!)

Işık olgusu, görme olayının temeli. Nesnelerden yansıyan ışınlar, onları görmemizi sağlar. Bu temel fizik kuralına uymayan “kara delik” olgusu var. Cismin yoğunluğu artınca içe çökme kaçınılmaz olur. Hatta bu içe çökme öyle bir noktaya ulaşır ki; ışık yansımasına bile engel olur. Bu oluşum, süreç içinde nesneyi görünmez hale getirir. İşte kara delik bu. İçine çöken nesne, çevresindeki nesneleri de bünyesine katar. İşte bu bir soğurma olgusudur. Bu olgunun farklı biçim ve boyutlarda ortaya çıkmasına, ekonomik alanda tanık oluruz. Özellikle korunup kollanan bazı kişi veya gruplar, kaçınılmaz olarak kara delikler oluştururlar. Toplumda oluşan kara delikler, çevrelerinde bulunan nesneleri bünyelerine katarlar.
Normal bir yapıda kara deliklerin ortaya çıkması önlenir. Bunun için; kurumlar, kurallar ve değerler devreye girer. Hukukun üstünlüğüne bağlı demokratik bir devlet, bu oluşumu engeller. Devletler bu tür gelişmelere engel olmazsa, toplumda dengeler bozulmaya başlar. En başta, gelir bölüşümüne ilişkin sorunlar yaşanır. Çevresindeki varlıkları bünyesine katan bir yapının normal olması olası değildir. Bozuk bir dengenin, sürekli olarak dengesizleşmesi halini yansıtır. Bu normal dışı olan durum aslında, çevresindeki normalleri bozarak yoluna devam eder. Bu olumsuzluk süreç içinde, yaşamın her alanını etkiler ve bozar(!)
Küçük bir azınlık orantısız ve eşitsiz bir biçimde büyümeye devam ederse; yeni kaynak ve üretimler olmadığı sürece, geride kalanlar kaybetmeye başlarlar. Kayıpların durdurulmaması halinde, yaşamsal kayıplar kaçınılmaz olur.
Varlık sürdürmek varsıllar için sorun değil. Birikimleri olanlar için, birikim dayandığı sürece, endişeli bir geleceğe sürüklenirler. Birikimi olmayıp, günü birlik kazancıyla varlık sürdürenler için yaşam yaşanılmaz olur! Eve ekmek götürmek birincil sorun olduğunda ve yerine getirilmediğinde; yaşam yaşanılmaz hale gelir!
Orta kesimden yandaşlığa geçenler ya kazanımlarına yenilerini ekliyor, ya da varlıklarını koruyorlar. Parti ile ilişkisi olmayanlar; bahar güneşi gören kar gibi eriyip tükeniyorlar. Çünkü, gelirler artmazken, fiyatlar füze gibi fırlıyor! Yığınlar, yoksulluğun kıskacında kıvranarak ezilip ufalanıyorlar!
Sosyal devletten uzaklaşınca, eşitsizlik sorunu ortaya çıkıyor. Aynı şekilde, laiklikten uzaklaşınca, eşitsizlikler belirginleşmeye başlıyor. Bu süreçte yönetim tamamen sınıfsal bir karaktere bürünüyor. Dahası, egemenler arasında da eşitsizlikler belirginleşmeye başlıyor. Yoğunlaşma küçük bir yandaş azınlık lehine işliyor. Bu süreçte, kazançtan kaybı olanlar; daha büyük kayıplarla karşılaşmamak için seslerini çıkarmıyorlar. Ticari sır diyerek, kara deliklerle ilgili bilgilerin sızmasını engellemeye çalışıyorlar. Unutulmaması gereken şey; “Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu var.”
Geleneksel toplum çözülürken, değerler değişmeye başlıyor. Geçmişte, okuyan çocuklar aileme nasıl yardımcı olabilirim sorusunun yanıtını ararlardı. Şimdi, aileme nasıl yük olmam dönemine geçildi(!) Okul bitiren gençler, anne ve babalarının eline bakıyorlar! Her dört işsizden biri üniversite mezunu. Mevcut gençlerin sadece %28’i çalışıyor. Geriye kalanların %50’si okuyor gözükürken; öteki %50’lik kesim “ev genci” olarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

Üç ila, dört milyon arasında genç; bitkoin, borsa ve bahis tuzağına kapılmış(!) Küçücük birikimlerin belirli odaklara akması kaçınılmaz. Yani, küçük birikimlere bir biçimde el konuyor. Yani, umutlara el konuyor. Yani, gelecekle ilişkili umutlar söndürülüyor!

Not: Tüm okurların, tanıdık ve dostların bayramını kutlarım.
Devamını Oku

AYDINLARIMIZ.

0

BEĞENDİM

ABONE OL

AYDINLARIMIZ

13.06.2020 Tarihli yazımı, kısa bir ön ek ile okurlarıma sunmak istiyorum. Sorunların yeterince çözülmediği ve mevcut sorunlara yenilerinin eklendiği bir ortamda; Sorumluların sorumlulukları da artar. Bu söylem, aydınların sorumluluklarının artığını söylemekle eş anlamlıdır. Aydın tanımı bir noktada “SİVİL” tanımı ile çakışır. Sivil tanımını ben kendime göre şöyle yapıyorum: Bir sorun çevresinde ve çözüm temelinde bir araya gelen, ast ve üst ilişkisi olmayan eşitlerden oluşan; herhangi bir otoriteden emir ve direktif almayan kişilerin oluşturduğu yapılanmaya sivil denir. Sivil toplum oluşumlarının varlık nedeni olan sorunlar, merkezi yönetim tarafından çözülmediği için sivil oluşumlar meydana gelir. Bu oluşumların ortaya çıkış nedenleri dikkate alındığında, oluşumda yer alanların muhalif olmalarının kaçınılmaz olduğu görülür. Bu muhalif duruşlar aynı zamanda aydın duyarlığı ile örtüşür.
“Normal bir vatandaş, normal koşullarda, normal olan devletinden yana olur. Normal devlet dendiğinde, demokratik hukuk devleti kastedilmektedir. Ülkenin selametini ve tüm vatandaşlarının (suçlu ya da suçsuz) güven içinde yaşamalarını sağlamakla yükümlü olan devletten söz edilmektedir. Aydın diye nitelenen ve o niteliklere sahip olan vatandaşların devletten yana oldukları anlar vardır. Örneğin Kurtuluş Savaşı sırasında tüm aydınlar yeni kurulan devletten yana tavır alırken; sadece çıkarının esiri olanlar işgalcilerle birlikte olmuşlardır.
Aydınların devletten yana olması olağanüstü haller için geçerlidir. Normal koşullarda aydınlar statükoyla uyuşamadıklarından ve gelecekten; daha güzelden ve daha iyiden yana değişim ve dönüşümlerden yana oldukları için devleti yönetenlerle uyuşamayabilirler. Çünkü iktidarlar genellikle temelden çözümler yerine günlük (palyatif )çözümleri yeğlerler.
Aydının birden çok tanımı var ve farklı tanımların ortak paydaları var. Bu ortak paydalar; hak, hukuk, adalet ve yaşamdan yana olmaktır diyebiliriz. Bunun için aydınlar iyinin, güzelin, doğrunun ve yararlının savunucusudurlar. Bu noktada şu soru sorulabilir; aydın kişiler kimlerden yana olmaz? Zalimden, zorbadan, katilden hırsızdan, yolsuzluk yapandan, haksız kayırmalardan, yalancılardan, kendi çıkarını ülke çıkarının önüne koyanlardan yana olmaz!
Şimdi aydınların çirkin saldırılara maruz kaldığı bir süreci yaşamaktayız, oysa;
“12 Eylül Askeri Faşist Darbesi’nin simge kurumu, Türkiye üniversitelerinin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan, anti-demokratik uygulamaların merkezi YÖK bile Akademik Özgürlük Bildirisi’nde akademik özgürlük ve akademinin özgürlüğüne dair şu ifadeleri kullanır;
“Üniversiteler hiçbir baskı ve engelleme söz konusu olmaksızın, tüm fikirlerin, muhtelif hakikat iddialarının, sosyal ve siyasi problemlerin özgür ve medeni bir şekilde tartışıldığı, karmaşık sorunların açık bir biçimde ifade edildiği ortamlardır.”
Yine aynı bildiride şu ifadeler geçer; “Öğrenciler de öğretim elemanları da doğru bulmadıkları ve onaylamadıkları konularda şiddete başvurmaksızın eleştirme ve protesto hakkına sahiptirler.”
“İfade özgürlüğü çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği ve demokratik toplumun olmazsa olmaz koşuludur.”(……)
Toplumu “ya bizdensin ya teröristlerden” gibi tehlikeli iki kutba ayırıp, milliyetçi ve muhafazakar tüm kesimleri kendi siyasal ve kişisel ikballeri için konsolide etmek arayışlarının gideceği son nokta çok daha riskli ve çok boyutlu bir çatışma atmosferi olacaktır. Esas “bölücülük” ise budur. Son birkaç gündür bu “bölücülükten” nasibini alan akademidir ama devamı da gelecek gibi gözükmektedir. Bu çerçevede şunu çekinmeden söyleyebilirim; içinden geçtiğimiz günler bu yüzden üniversiteler tarihinin ve akademik özgürlüğün yüz karası günleridir. Tarihin utanç sayfaları arasında tüm açıklamalar, yorumlar, tehditler, baskılar, cezalar ve buna alkış tutanlar da yerini alacaktır.” (Ulaş Aydın)

İnsani sorumluluk gerçekten, doğrudan ve güzelliklerden yana olmayı gerektirir. Aydın, dünyayı olumlu yönde değiştirmek isteyen ve bu doğrultuda çaba harcayan kişidir. Bilimselliğin istem ve beklentileri bireysel çıkarlardan önce gelir ve ülke sınırlarını aşar. Bu nedenle aydın kişi gerçeği ve onun ifade edilmesini bir öncelikli ilke sorunu olarak kabul eder. Bir İngiliz atasözü der ki; “Gecenin en karanlık saati sabaha karşı olur.” “

Devamını Oku

YETKİ DEVRİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

YETKİ DEVRİ

Adına yönetmek, özünde; yeri, zamanı ve koşulları yüz yüze ilişkilerle belirlenen şeyler içindir. Genellikle adına yapılanlar; zorunlu, gerekli ve istenir olanlardan oluşmaktadır. Temsil yetkisini de aynı kapsamda değerlendirmek gerekir. Vekaletteki yüz yüzelik, parti programı ve propaganda söylemleri üzerinden kurulmaktadır. Parti üyesi olmak halinde, sorumluluklara katılım söz konusudur. Ülke yönetimine talip olan parti kitlelere, sorunlara ilişkin çözüm önerilerini sunar. Parti programı bir teahüt ve aynı zamanda örtük bir sözleşmedir.
Adına yönetmelerde miras bırakma vardır ancak, çocuklara ve torunlara borç bırakma yoktur! Böyle bir hukuk dışılığa hiçbir koşulda meşru bir kılıf giydirilemez. Üstelik bu borçlanmalar belli bir sınıfı veya belirli kişileri zenginleştirerek güvencelere kavuşturmak istiyor ise; bu danışıklı eylem ve girişimlerin hiçbir koşulda meşruiyeti olamaz. Bu gibi etik olmayan girişimler ne ve kimler adına olursa olsun; mutlaka yasalar önünde hesap vermeyi gerektiren bir durumdur. Bu gibi haller için kesinlikle zaman aşımı söz konusu değildir. Ayrıca, birinci dereceden sorumlular devreden çıkmış olsa bile, haksız varlık aktarımının izi sürülerek, bu süreçte yarar sağlayanlardan geri alınarak gerçek sahiplerine iade edilmelidir. İnsanlık suçları, insanlık var olduğu sürece, hesabı sorulması gerekenler kapsamındadır.
Tekrar başa dönersek; yetkiyi veren, uzlaşmanın ihlali halinde, vermiş olduğu yetkiyi iptal etme hakkına sahip olmalıdır. Bu nedenle yüz yüzelik özellikle vurgulanmıştır. Yetki alarak adına yönetenlerin; dürüst, namuslu, hak ve hukuka uygun olarak yönetmesi koşuluyla, yüz yüzelik yetkisi geçerli olabilir. Belirlenen koşulların dışına çıkıldığı kuşkusu oluştuğu an, sorumluların kanıtlar sunarak yetki verenleri ikna etmeleri gerekir. Aksi halde, adına işlemler yok hükmünde olmaktan kurtulamaz! Böyle bir süreçte, hakkını ve hukukunu bilmeyenlerin, hukuksuz işlemleri görmemesi veya görmezden gelmesi, yığınları hak yoksunu konumuna düşürmez.
Yetkilendirme süreci, taraf olan tüm hak sahiplerinin onayı veya katılımı ile gerçekleşmez. Bu nedenle, yetki verenler gibi, yetki devrine karşı olanlarda vardır. Herhangi bir biçimde hukuksuz işlemlerden yararlananların tepkisizliği veya onayı gerçek hak sahiplerinin, hak kayıplarına neden olamaz ve gerekçe olarak da ileri sürülemez.
Her ulusun azami olarak birliktelik sağladığı olaylar vardır. Bu gibi hallerde genellikle görüş ayrılıkları ertelenir ve öncelikli amacın gerçekleştirilmesi doğrultusunda birlikte hareket edilir. Bunun tipik örneklerinden biri; Alman işgaline karşı, Fransız komünistleri ile sağcılar ve faşistler, düşmana karşı birleşerek mücadele etmişlerdir. Bizim Kurtuluş Savaşımızda , ülkeyi işgalcilerden kurtaranlar tek vücut olmalarına karşın, kurtuluş mücadelesine karşı olanlar ve işgalcilerden yana tavır alanlar çıkmıştır(!)
Bir katılım veya onayla başlayan yetki devri, onayın iptali ile sonlandırılabilmelidir. Bu konuda uygun bir yol ve yöntem oluşturulmamış veya oluşturulamamıştır. Yetki iptali, yasal dayanaklı, kurumsal bir güvenceye kavuşturulmalıdır. Fiili uygulamalarda bunun adı, geri çağırmadır. Bu konuda halk iptali istemini bir ilençle dillendirmektedir; “Elim kırılsaydı da…” Bu tür söylemlere içinde yaşadığımız süreçte sıklıkla tanık olmaktayız. Demokratik yapılar, olması gerekenleri yapma yükümlülüğü yanında; olabilirlikleri de dikkate alır.

Tekrar vurgulamamız gereken şey; çocuklarımızın ve torunlarımızın borçlandırılması, vekalet gerçeğindeki yüz yüzelik ilkesine aykırıdır. Öncelikle, vekaletin(yetki devrinin) kişisel bir olgu olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle bir babanın belirli bir süre için ve belirli koşullarda vermiş olduğu vekalet, çocukları ve torunları yükümlülük altına sokmaz!

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.